Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk
![]()
Mustafa Kemal Atatürk
(d. 1881, Selanik - ö. 10 Kasım 1938, İstanbul), Türk asker ve devlet adamı. Türk Kurtuluş Savaşı’nın önderi, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ve ilk cumhurbaşkanıdır. Birinci Dünya Savaşı sonrası Anadolu’da başlayan Ulusal Bağımsızlık Mücadelesi’nin askerî, fikrî ve siyasi önderliğini yapmış; modern Türkiye’yi oluşturan devrim ve reformları gerçekleştirmiştir. Aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu siyasi örgütü ve dönemin iktidar partisi Cumhuriyet Halk Fırkası’nın (daha sonra Cumhuriyet Halk Partisi) kurucusu ve ilk genel başkanıdır.
Atatürk’ün doğum tarihi
Atatürk’ün kesin doğum tarihi bilinmemektedir. Kendisi de bilmiyordu. Gregoryen takvimi 26 Aralık 1925′ten sonra Türkiye’de kullanılmaya başlanmıştır, doğum tarihi konusundaki karışıklık ise Osmanlı döneminde kullanılan iki takvimden doğmuştur. Bu dönemde kullanılan Hicri takvim ve Rumi takvimin ortak noktaları, Atatürk’ün kaydedilen doğum yılı olan 1296′nın yanında hicri veya rumi olduğunun belirtilmemesi, gregoryen takvimde ay ve yıla bağlı olarak 1880 veya 1881 yılından hangisine denk geldiğinin kesin olarak bulunmasını zor hale getirmiştir.[9] Faik Reşit Ünat araştırmaları sırasında Zübeyde Hanım’ın Selanik’teki komşularını ziyaret etmiş ve bu konuda sorular sormuştur. Aldığı cevaplar çelişmektedir, bazı komşular Atatürk’ün bir ilkbahar gününde doğduğunu söylerken bazı komşular ise kış günü (ocak veya şubat) olduğunu iddia etmişlerdir. Atatürk’ün kendisi, annesinin ona bir bahar gününde doğduğunu söylediğini, kız kardeşi Makbule Atadan ise annesinin ona Mustafa Kemal’in fırtınalı bir gecede doğduğunu söylediğini ifade etmişlerdir. Enver Behnan Şapolyo Zübeyde Hanım’ın 23 Kânunievvel 1296′da doğduğunu söylediğini belirterek Atatürk’ün 23 Aralık 1880′de doğduğunu öne sürmüş, Şevket Süreyya Aydemir ise bu tarihin 4 Ocak 1881 olduğunu iddia etmiştir. Şişli Atatürk Müzesi’nde gösterimde bulunan Atatürk’ün son nüfus cüzdanının üzerinde doğum tarihi kısmında 1881 görülebilir haldedir.[9] 1882 doğumlu olan Ali Fuat Cebesoy Şişli’deki evinde kensidinin Rauf Bey’le ben senin ağabeyin sayılırız. Çünkü ikimiz de senden birer yaş büyüğüz diye konuştuğunu kaynak göstererek “1881 tevellütlü” olduğunu yazmıştır.
Kurtuluş Savaşı’nın başlangıcı kabul edilen 19 Mayıs tarihinin Atatürk’ün doğum günü olarak kabulü tarihçi Reşit Saffet Atabinen’in bir jestinin sonucudur. Atabinen’in ulusun doğuşu üzerine yaptığı bir jest 19 Mayıs’ın önemini iyi şekilde yansıttığı için Atatürk’ün takdirini kazanmıştır. İzleyen günlerde bir öğretmenin, planladıkları “Gazi” günü için Atatürk’ün doğum gününü sorması üzerine Atatürk tam tarihi bilmediğini söylemiş ve Gazi Günü için 19 Mayıs’ı önermiştir. Tevfik Rüştü Aras, Atatürk ile yaptıkları günler süren bir araştırmadan sonra doğum tarihi aralığını 10 Mayıs ve 20 Mayıs arasına daralttıklarını söyler. Atatürk bu araştırmadan sonra “neden 19 Mayıs olmasın” demiştir. Bu tarih resmi olarak halka ve diplomatik kanallarca diğer ülkelere bildirilmiştir. Ancak bu tarih ilginç bir durum yaratmıştır, 1881 yılının 19 Mayıs günü, Rumi takvimde 1297 yılına denk gelmektedir, ancak kaydedilmiş doğum tarihi Rumi 1296 yılıdır. Rumi 1296 yılı 13 Mart 1880 ile 12 Mart 1881 arasında sürmüştür, bu sebeple alternatif olarak Atatürk’ün doğum tarihi 19 Mayıs 1880 olabilir. Bu sebeplerle ne tarih ne de yıl genel kabul görmemiştir. Mustafa Kemal Derneği eski başkanı Muhtar Kumral 13 Mart 1958′deki bir basın konferansında Atatürk’ün doğum tarihini Atatürk’ün kız kardeşi Makbule Atadan’ın sözlerine dayanarak 13 Mart 1881 olarak belirlediklerini söylemiştir. Ancak Gregoryen 13 Mart 1881, Rumi 1 Mart 1297′ye denktir, Atatürk’ün doğum yılı ise 1296 olarak kayda geçmiştir, bu sebeple geçerlilik iddiası zan altındadır.[9]
Atatürk’ün Rumi 1296′da doğduğuna ilişkin kayıt bulunsa da, Atatürk’ün doğum gününü net olarak söyleyebilmek için gerekli miktarda kayıt bulunmamaktadır. Atatürk’ün doğum günü Gregoryen 1880 veya 1881′e denk geliyor olabilir. Atatürk’ün doğum günü, kendi onayıyla resmi olarak 19 Mayıs olarak belirlenmiştir. Bu gün Türk Kurtuluş Savaşı’nın başlangıcı olması sebebiyle önem verdiği bir gündür.
Örgütlenme Dönemi, Mayıs 1919 - Mart 1920
Mondros Mütarekesi’nden sonra Anadolu’da milisler (Kuvayı Milliye) şeklinde örgütlenen direniş hareketleri başladı. “Fahri Yaver Hazreti Şehriyari” Mustafa Kemal Paşa, Padişah VI.Mehmet (Vahdettin) tarafından olağanüstü yetkilerle donatılarak Vilayet-i Sitte (Altı Vilayet)’yi “Büyük Ermenistan” ve “Bağımsız Kürdistan” projelerinden korması için görevlendirildi. 19 Mayıs 1919′da Refet Bey (Bele), Kâzım Bey (Dirik), ’Ayıcı’ Mehmet Arif Bey, Hüsrev Bey (Gerede)lerle beraber Samsun’a çıktı.
22 Haziran 1919′da Rauf Bey (Orbay), Kâzım Karabekir Paşa, Refet Bey (Bele) ve Ali Fuat Paşa (Cebesoy) ile birlikte Amasya’da yayımladığı genelgeyle “Milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararının kurtaracağını” ilan etti. Kâzım Karabekir Paşa tarafından Erzurum’da toplanan Doğu İlleri Müdafaa-i Hukuk Kongresine (Erzurum Kongresi) katıldı. Kongre üyelerinin ısrarıyla Osmanlı ordusundan istifa etti ve Kongre başkanlığına seçildi. 4 - 11 Eylül 1919 tarihleri arasında Sivas Kongresi’ni toplayarak ulusal direnişi yönetecek olan siyasi yapılaşmayı kurdu. 27 Aralık 1919′daAnkara’da heyecanla karşılandı. Osmanlı Meclis-i Mebusan’ın Mart 1920′de işgal güçlerince basılması ve önde gelen vatanperverane mebusların tutuklanması üzerine 23 Nisan 1920′de Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılmasını sağladı. Erzurum mebusu sıfatıyla Meclis ve Hükûmet Başkanlığına seçildi. BMM, bir kurucu meclis gibi çalışarak Milli Mücadele’yi yürütecek olan Anadolu hükûmetinin altyapısını kurdu.
Hâkimiyetin sağlanması, Mart 1920 - Mart 1922
Merkezi denetimden uzak bulunan Kuva-yı Milliye örgütleri dağıtılarak düzenli bir ordu oluşturuldu. Milli Mücadele’nin en kanlı çatışmaları, düzenli orduya katılmayı kabul etmeyen Kuva-yı Milliye gruplarına karşı verildi. (Bak. Çerkez Ethem Bey).
Ulusal direnişin yayılması ve Sevr Antlaşması’nın direnişle karşılaşması üzerine İtilaf Devletleri, Yunan ordusunu Anadolu’nun içlerine sürdü.[kaynak belirtilmeli] Yunan ordusu İsmet Bey kumandasındaki düzenli birliklerce I. İnönü (6-10 Ocak 1921) ve II. İnönü (23 Mart-1 Nisan 1921) Muharebelerinde geri çevrildi. Ancak Yunanlılarının Karahisar istikametinden büyük hücumunun yapılacağını tahmin edemeyerek Kütahya-Eskişehir([10 Temmuz|10]]-24 Temmuz) Muharebelerinde 4. Fırka Kumandanı Yarbay Mehmet Nâzım Bey’in şehit düşmesi gibi ağır şekilde mağlubiyete uğradı ve Sakarya nehrinin doğusuna çekilmek zorunda kaldı.
Kütahya-Eskişehir Muharebeleri sonrasında Büyük Millet Meclisi içinde iktidara yani Mustafa Kemal Paşa‘ya karşı tepkiler artmaya başladı. Bu muhalefeti yöneltenler ordunun başına geçmesi için Mustafa Kemal Paşa’ya baskı yapmaya başladılar. Gerçek niyetleri ise O’nu Ankara’dan uzaklaştırmak ve Enver Paşa’nın iktidarını sağlamaktı.Mustafa Kemal Paşa,4 Ağustos 1921 günü Büyük Millet Meclisi’nde yaptığı konuşmayla başkumandan olmayı kabul ettiğini ancak başkumandanlığının faydalı olabilmesi için Meclis’in ordu ile ilgili yetkilerini üç ay süreyle kendisinde toplayacak bir kanun çıkartılması gerektiğini açıkladı.Paşa’nın başkumandanlığını isteyenlerin bu şekilde hayalleri suya düşürülmüş oldu.5 Ağustos1921 günü oybirliği ile çıkartılan yasa ile Mustafa Kemal Paşa, TBMM Orduları Başkumandanlığı’na getirildi.
Mustafa Kemal Paşa,Başkumandanlığa geçmesinin hemen ardından yayınladığı Tekalif-i Milliye Emirleri ile halkı ordunun donatılması için seferberliğe çağırdı.12 Ağustos’ta Polatlı’da teftiş yaparken attan düştü ve kaburga kemiği kırıldı. 23 Ağustos-13 Eylül 1921 tarihlerinde yapılanSakarya Meydan Muharebesi’nde Yunan Ordusu’nun hücum gücü tükendi. Bu zaferden sonra 19 Eylül 1921′de Büyük Millet Meclisi Başkumandan Mustafa Kemal Paşa’ya Müşir rütbesi ve Gazi unvanı verdi.
Sakarya Zaferi’nden bir yıl sonra, 26 Ağustos 1922 sabaha karşı saat 5:30′da Afyon’un güneyinden başlayan topçu ateşiyle Büyük Millet Meclisi Orduları,Yunan kuvvetlerine karşı Büyük Taarruz’u başlattı. Yunan Cephesi bu taarruz ile yarıldı ve Dumlupınar Ovası’na atılan düşman kuvvetleri 30 Ağustos 1922 günü Dumlupınar Meydan Muharebesi sonucunda imha edildi. Bu muharebede Başkumandan Gazi Mustafa Kemal Paşa ordunun başında bizzat savaşa katıldığı için Dumlupınar Meydan Muharebesi, Başkumandanlık Meydan Savaşı olarak da anılmaktadır. 9 Eylül 1922′deİzmir’in kurtuluşu ve Yunan Ordusu’nun imha edilmesiyle “Büyük Zafer” kazanılmış oldu.
Barışın sağlanması
Kurtuluş Savaşı, 24 Temmuz 1923′te İsviçre’nin Lausanne (Lozan) kentinde imzalanan Lozan Antlaşması’yla sonuçlandı. Bu antlaşma ile Sevr Antlaşması yürürlükten kalkmış, Türkiye Cumhuriyeti Lozan Antlaşması temelleri üzerine kurulmuştur.
Saltanatın Kaldırılması
Milli Mücadele sonrasında Türkiye’de iki başlı bir yönetim ortaya çıkmıştı. TBMM 1 Kasım 1922′de Osmanlı saltanatını lağvedip Vahdettin’i tahttan indirerek İstanbul hükümetinin hukuki varlığına son verdi. 16 Ocak 1923′te İzmit Hünkâr Kasrı’nda İstanbul’dan gelen gazetecilerle mülakat yapıldığında Vakit başyazarı Ahmet Emin Bey (Yalman)’in Kürt meselesi hakkında sorusuna karşı ‘Başlı başına bir Kürtlük tasavvur etmektense, bizim Teşkilat-ı Esasiye Kanunu gereğince zaten bir tür mahalli muhtariyetler teşekkül edecektir’ diyerek Kürtlere özel statü tanımamak için ihtiyatlı davrandı.
Türkiye Cumhuriyeti’nin ilanı, 29 Ekim 1923
8 Nisan 1923′te yayımlanan Dokuz Umde ile Gazi Mustafa Kemal yeni rejimin temelini oluşturacak olan Halk Fırkası’nın temellerini attı. Nisan ayında yapılan İkinci Meclis seçimlerine sadece Halk Fırkası’nın katılmasına izin verildi. Mebus adayları fırkanın genel başkanı sıfatıyla Gazi Mustafa Kemal tarafından belirlendi.
25 Ekim 1923 günü aynı anda hem Başbakanlık hem de İçişleri Bakanlığı görevlerini yürüten Fethi Bey,İçişleri Bakanlığını bıraktığını açıkladı. Aynı gün Meclis İkinci Başkanlığı görevini yapan Ali Fuat Paşa’da ordu müfettişliğine atandığı için görevinden ayrıldı. Bu iki boş koltuk için yapılan seçimleri Gazi Mustafa Kemal’e muhalif olan milletvekilleri kazandı. Meclis İkinci Başkanlığına Rauf Bey,İçişleri Bakanlığına Sabit Bey seçildiler. Bu durumdan hoşnut olmayan Gazi Mustafa Kemal,26 Ekim 1923′te Başbakan Fethi Bey’den “Erkan-ı Harbiye Umumiye Riyaseti Vekili” Fevzi Paşa’nın dışında hükümetin istifa etmesini ve istifa edenlerin yeniden seçilirlerse görevi kabul etmemesini istedi. Böylece bir hükümet krizi yaratılmış oldu. Yeni bakanlar kurulu üyelerinin 29 Ekim günü seçileceği duyuruldu.
Bu gelişmeler üzerine “Cumhuriyet İlanı” ile işi kökünden çözmeye karar veren Gazi Mustafa Kemal 28 Ekim 1923 gecesi Çankaya’da İsmet Paşa ve bazı kimseleri toplantıya çağırdı ve “Yarın Cumhuriyeti ilan edeceğiz.” diyerek kararını açıkladı. Misafirlerin ayrılmasından sonra İsmet Paşa’yı alıkoydu ve birlikte, Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nda gerekli değişikliği sağlayacak önergeyi hazırladılar. 29 Ekim 1923 Pazartesi günü Halk Fırkası Meclis Grubunda, Bakanlar Kurulunun oluşturulması konusunda tartışıldı. Sorun çözülemeyince, Gazi Mustafa Kemal’den düşüncelerini açıklaması istendi. Gazi Mustafa Kemal, bunalımdan çıkış yolunu Anayasanın değiştirilmesi zorunluluğu ile açıkladı. Cumhuriyetin ilanını hedefleyen tasarıyı da grubun bilgisine sundu. Tasarının parti grubunda kabulünden sonra aynı akşam saat 18.00′de TBMM Genel kurul toplantısı başladı. Anayasa Komisyonu’nun değişiklik ile ilgili rapor ve önergesi genel kurulun onayına sunuldu ve 29 Ekim 1923 Pazartesi akşamı saat 20.30′da milletvekillerinin alkışları ve “Yaşasın Cumhuriyet” sadâları ile Türkiye Cumhuriyeti ilan edildi. Hemen ardından geçilen cumhurbaşkanlığı seçiminde oylamaya katılan 158 milletvekilinin tamamının oyları ile Balâ, Ankara milletvekili Gazi Mustafa Kemal, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk cumhurbaşkanı seçildi.
Özel Hayatı
Kitap okumayı, müzik dinlemeyi, dans etmeyi, ata binmeyi, uçuş seyretmeyi ve yüzmeyi severdi. Zeybek oyunlarına, güreşe, Rumeli türkülerine ilgisi vardı. Tavla ve bilardo oynamaktan keyif alırdı. Sakarya adlı atına ve köpeği Fox’a çok değer verirdi. Zengin bir kitaplık oluşturmuştu. Devlet adamlarının, sanatçıların, bilim adamlarının, dostların davet edildiği, ülke sorunlarının da konuşulduğu akşam yemekleri Çankaya Köşkü‘nde sık rastlanan bir durumdu. Temiz ve düzenli giyinmeye özen gösterirdi. Doğayı çok severdi. Sık sık Atatürk Orman Çiftliği‘ne gider, modern tarıma geçiş yolunda yürütülen çalışmalara bizzat katılırdı. İleri derecede Fransızca ve az Almanca biliyordu.
İzmir’de Yunanlıları bozguna uğrattıktan sonra İzmir’e girerken Yunan komutanının Türk bayrağını çiğnemesine ithafen basması için önüne serilen Yunan bayrağını yerden alması bilinen bir olaydır.
Yapıtları
- Tâbiye Meselesinin Halli ve Emirlerin Sureti Tahririne Dair Nesayih
- Takımın Muharebe Talimi (Almanca’dan çeviri - 1908)
- Cumalı Ordugâhı - Süvari: Bölük, Alay, Liva Talim ve Manevraları (1909)
- Tâbiye ve Tatbikat Seyahati (1911)
- Bölüğün Muharebe Talimi (Almanca’dan çeviri - 1912)
- Zabit ve Kumandan ile Hasbihal (1918)
- Nutuk (1927)
- Vatandaş İçin Medeni Bilgiler (Manevi kızı Afet İnan adıyla yayımlandı) (1930)
- Geometri (isimsiz yayımlandı) (1937)
Atatürk’ün ayrıca, 1915-1918 yılları arasında Anafartalar, Doğu Cephesi ve Karlsbad’daki hatıralarını yazdığı günlükleri de bulunmaktadır. BunlardanAnafartalar Muharebatı’na Ait Tarihçe, Türk Tarih Kurumu tarafından kitap olarak yayımlanmıştır. 1908-1938 yılları arasında Mustafa Kemal’in imza attığı, yazdığı, söylediği kişisel notları dahil her şeyin toplandığı Atatürk’ün Bütün Eserleri adlı bir ansiklopedi de Kaynak Yayınları tarafından hazırlanmaktadır.
Kemalizm: (Atatürkçülük)
Atatürk’ün ortaya koyduğu eylemler ve belirttiği düşüncelere bir ideoloji olarak kendisi tarafından verilen bir isimdir. Mustafa Kemal Atatürk, 1935′te kendi el yazısıyla yazdığı CHP programında Kemalizm sözcüğünü kullanmış ve 1937′de kurulan yeni hükümetin programında Kemalizm sozcüğü once Mustafa Kemal Atatürk’un yaptığı konuşmada sözünü ettiği memleket davalarının ideolojisine[1] atıfla defalarca Kemalizm olarak gecmistir[2].Mustafa Kemal, toplum ve yönetim ilişkilerini tanımlarken, ulusal egemenlik gibi ortak öğeleri içeren bir toplum, dinle devlet işlerinin ayrılması, pragmatik akılcılık ve milliyetçilik gibi ilkelere sahip bulunan bir devlet yapısını söylevlerinde ve Nutuk’ta iletmektedir. Atatürk kullandığı bu olgular bütünlüğünü modern devletlerin temel karakteri olarak adlandırmaktadır. Bu yapıları içeren devlet görüşüne bazılarınca Kemalizm denmektedir. Kemalizm, Türk ulusunun çağdaşlaşma ideolojisi ve aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti’nin değişmez resmi ideolojisidir. 1935′te parti tüzügünde gecen Kemalizm sözcüğü 1939 için M. Kemal Atatürk tarafından 1937′de hazırlanan ikinci taslakta aynen korunmuş fakat kullandıgı dil ölümünün hemen ardından yapılan kurultayda değiştirilmiş ve 1943′te Kemalizm parantez içine alınmış ve 1954′te parti programından çıkarılmıştır.
Konu başlıkları
1) Uygulaması
2) Gelişimi
3) İdeoloji olarak Kemalizm
4) Dış bağlantılar
5) İç bağlantılar
6) Notlar ve Kaynaklar
1) Uygulanması
Mustafa Kemal, Cumhuriyet anlayışını devletin merkezine koymuş ve ismini Türkiye Cumhuriyeti olarak ilan etmiştir. Türkiye Cumhuriyeti değiştirilmez temel anlayışlarında, Atatürk İlkeleri, yani:
- Cumhuriyetçilik
- Milliyetçilik,
- Halkçılık,
- Devletçilik,
- Laiklik,
- Devrimcilik vardır.
Kemalizm Anadolu’da yaşayanların (etnik kökenlerinin ve dinlerinin) hepsinin üstünde ulusal bir Türk kimliği görür. Devletin varlığını ve birliğini bu kimliğin geliştirilmesinde bulur. Atatürk milleti şöyle tanımlamaktadır: “ Bir insan topluluğunun millet sayılabilmesi için “zengin bir hatıra mirasına, birlikte yaşamak hususunda ortak istekte samimi olmaya, sahip olunan mirasın korunmasını birlikte sürdürebilmek konusunda iradelerin ortak bulunmasına, gelecekte gerçekleştirilecek programın aynı olmasına, birlikte sevinmiş, birlikte aynı ümitleri beslemiş olmaya” ihtiyaç vardır, işte bu ana şartları taşıyan bir insan topluluğu millet sayılır. ” Atatürk’ün devletinin laik ve üniter olması devletin toplumla ilişkilerinde din ve etnik ögelerde bakımından tarafsız olması gerekliliğini ortaya koymaktadır. Atatürk’ün devleti şekillendirmeyi bu başlamda milletle ilişkisini düzenlemeyi savunmuşdur. Atatürk’ün millet anlayışında Türk kimliği milliyetçilik ilkesi doğrultusunda, tüm etnik grupları tarafsız olarak içine alır. Cumhuriyet’in devamlığı için bu ilke, pragmatik bir doğrultuda, tarafsız bir biçimde ilerletilir. Bu sayede Türk Milleti’nin toplumun en etkin gücü olması öngörülür.
2) Gelişimi
Türk Devrim sürecinde izlenen yöntemler ve gerçekleştirilen eylemler; uygulamayla Türkiye Cumhuriyeti’nin kuralları olarak ortaya çıktı. Bağımsızlık savaşının bir ulus-devlet halini almasına doğru yönelen bu kurallar Kemalizm’i oluşturdu. Devrim sürecinde ve devrimin önderi tarafından ortaya konulan bu kurallar Kemalizm’in değişmez ilkeleridir. İlkelere bir bütün olarak Kemalizm (Atatürkçülük) adı verilmektedir. Bir başka tanımla Kemalizm, Türk Kurtuluş Savaşı’nda ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda temel olan değişmez fikir ve ilkelerin tümüdür.
3) İdeoloji olarak Kemalizm
Kemalizm, yukarıda açıklandığı gibi birtakım ilkeleri ve politikası olan bir ideolojidir. Ulusal ve laik bir modern devlet tipidir. Bazı kesimler tarafından Türkiye Cumhuriyeti’nin temel doktrini ve ideolojisi olarak kabul edilmektedir.Sıklıkla Kemalizmin bir fikirler sistemini temsil etmekten çok ülkeyi tümüyle pragmatik bir yöntemle modernleştirmeye çalışan politik bir uygulama olduğu vurgulanır. Bununla birlikte Kemalistlerin yaptığı devrime rehberlik eden belli fikirler vardı ve bunlar esnek bir biçimde de olsa CHP ideologları tarafından sistemleştirilmişti.
4) Dış bağlantılar
Kemalizm ve Küreselleşme
Küreselleşme herkese hoş çağrışımlar yaptıran bir sözcük. Herkes kendi bağlı olduğu inanç sistemi veya ideoloji açısından, küreselleşme kavramına sıcak bakmasını tahrik eden ve mümkün kılan nedenler bulabilir. Fareli köyün kavalcısının kavalından da herkesin kulağına hoş gelen nağmeler döküldüğü içindir ki bütün köyün çocuklarını peşinden sürükleyebilmişti.
Tarih Boyunca Küreselleşme Yanlıları
Gerçekten de bütün büyük dinler ve başlıca ideolojiler, belli anlamda bir küreselleşme özleminin öğretisini yaymışlar, takipçisi olmuşlardır. Hazreti Muhammet, tüm insanları İslamiyet çatısı altında birleştirmek misyonunu taşıyordu. Onun kurmak istediği devlet, belli bir ulusla özdeşleşmeyen ve belli sınırlarla çevrili olmayan bir ümmet kavramına dayanmaktaydı. Dolayısıyla, o da küresel boyutlu bir değişikliğin savaşımını vermişti. Diğer büyük dinlerin kurucuları da (İsa da, Musa da, Buda da…) küreselliği bakımından benzer bir hedefe yönelmiş değiller midir? Bambaşka bir dünya görüşünü ele alalım: Marks da belli anlamda bir küreselleşme öngörmüştür. Onun kavramsallaştırdığı proletarya enternasyonalizmi de evrensel ölçekli bir küreselleşme temelinde biçimlenmiş bir dünya demektir. Öte yanda, Hitler’i de küreselleşmeci saymamız gerekir. Ünlü komedyen Charlie Chaplin’in, onu karikatürize ederken küre şeklindeki bir balonla oynarken temsil etmesinin başka ne anlamı olabilir? Acaba Mustafa Kemal Atatürk’ün küreselleşme konusundaki yerini nasıl belirleyebiliriz? Atatürk’ün tutuşturduğu kurtuluş alevi, Anadolu bozkırlarıyla sınırlı bir amaca yönelmiş değildi. O, sömürgeciliğin ve emperyalizmin yeryüzünden ebediyen silineceği bir dünyanın kurulmasına katkı sağlamak amacıyla yola çıkmıştı. O, başından beri bilincinde olduğu bu durumu, 9 Temmuz 1922’de yaptığı bir konuşmasında şöyle açıklamaktadır: “Türkiye’nin bugünkü mücadelesi yalnız kendi nam ve hesabına olsaydı belki daha kısa, daha az kanlı olur ve daha çabuk bitebilirdi. Türkiye âzîm ve mühim bir gayret sarfediyor. Çünkü müdafaa ettiği bütün mazlum milletlerin, bütün şarkın dâvasıdır.”[1] Atatürk emperyalizme karşı savaşmış ve bu yolda unutulmaz bir ders vermişti. Ancak, o, dünya uluslarının birbirlerine yakınlaşmasından yanaydı. Onun için “yurtta sulh” demekle yetinilemeyeceğini bilmiş; “cihanda sulh” arzusunu da eklemeyi ihmal etmemiştir. Atatürk’ün, insanların küresel boyutta birlikteliğine işaret eden görüşleri, Romanya Dışişleri Bakanı Antonescu ile konuşmasında çok açık bir biçimde dile getirilmiştir. Diyor ki: “…insan mensup olduğu milletin varlığını ve saadetini düşündüğü kadar, bütün cihan milletlerinin huzur ve refahını düşünmeli ve kendi milletinin saadetine ne kadar kıymet veriyorsa bütün dünya milletlerinin saadetine hâdim olmağa elinden geldiği kadar çalışmalıdır. Bütün akıllı adamlar takdir ederler ki, bu vadide çalışmakla hiçbir şey kaybedilmez. Çünkü dünya milletlerinin saadetine çalışmak, diğer bir yoldan kendi huzur ve saadetini temine çalışmak demektir.”[2] Atatürk’ün, insanlığın kurtuluşunun bir bütün olarak küresel çözümlerle gerçekleşebileceğini ve bu yolda varılması gereken nihai hedefin bir “birleşik dünya hükümeti”nin kurulması olduğunu çok daha açık bir biçimde ortaya koyan ifadeleri de vardır. Bunun için, onun “Söylev”indeki şu cümlelere göz atmamız gerekecektir:“Baylar, tüm insanların, deneyim, bilgi, ve düşüncedeki ilerlemesi ve gelişimi [sonucunda]; Hıristiyanlıktan, Müslümanlıktan , Budizmden vazgeçerek basitleştirilmiş ve herkes için anlaşılacak hale konulmuş, evrensel, saf ve lekesiz bir dinin kurulması ve insanların şimdiye kadar kavgalar, pislikler, kaba arzu ve iştahlar arasında bir sefalethanede yaşamakta olduklarını kabul ederek bütün vücutları ve zekaları zehirleyen kötülük tohumlarını yenmeye karar vermesi gibi koşulların gerçekleşmesini gerektiren bir ‘birleşik dünya hükümeti’ hayal etmenin tatlı olduğunu yadsıyamam.”[3] Bütün bunlardan sonra, bugüne dek yeryüzünün sahne olduğu belli başlı düşünce akımlarının ve inanç sistemlerinin hemen hepsi gibi Kemalizm’in de küreselleşmeci olduğu sonucuna varabiliriz. Ancak, bunların her birini diğerinden ve diğerlerinden ayıran derin farklar bulunduğunu görmek zorunda olduğumuzu da unutmamamız gerekir. Bu farklılığı yaratan, ne türde, ne nitelikte bir küreselleşme sağlanmak istendiğidir. Bu çerçevede önem taşıyan en can alıcı fark ise nasıl bir iktidarın egemenliği altında küreselleşileceği sorusuna bulunacak yanıta göre açıklık kazanabilir. Dolayısıyla, Kemalizm’in nihai amacı ile günümüzdeki küreselleşmenin yöneldiği hedef arasındaki farkı da bu soru bağlamında araştırmak gerekecektir.
Nasıl Bir Küreselleşme?
Yukarıda değindiğimiz küreselleşmeci eğilimlerin her birinin kendisine özgü bir iktidar yapılanması öngördüğü ve bu iktidarın belirlediği bir egemenlik kavramına göre biçimlenmiş bir dünya amaçladıkları bellidir. Günümüzün küreselleşmecilerinin ne tür bir iktidarın egemenliği altında bir küreselleşmeden yana oldukları her zaman açıkça ortaya konulmuş değildir. Çoğu yerde, küreselleşmek için uluslararası pazara açılmak ve bu pazarın yasalarına kayıtsız şartsız teslim olmak gerektiğini ileri sürerler. Onlara göre, Adam Smith’in 19 yüzyıl başlarında söylediği gibi, uluslararası pazarın da bireysel kararların bileşkesinden ibaret olan ünlü “görünmeyen el”den başka yöneticisi yoktur. Üstelik iddia etmektedirler ki ezen-ezilen, sömüren-sömürülen çelişkisinden söz etmek modası geçmiş bir şarkıyı terennüm etmekten farksızdır; artık, uluslar arasında kendi deyimleriyle bir “karşılıklı bağımlılık” dönemi başlamıştır ve emperyalizm dönemi sona ermiştir. Bu iddialar karşısında İncil’deki ünlü sözü anımsamamak elde değil: “Şeytanın en büyük kurnazlığı kendisinin olmadığına bizi inandırmasıdır”. Gerçekte ise Adam Smith’in sözünü ettiği gibi bir serbest rekabet düzeni, yalnızca bazı ders kitaplarında yer almış; gerçek yaşamda hiç bir zaman gerçeklik kazanmamıştır. Gerçekte tüm pazarlar gibi uluslararası pazarın da sahibi vardır. Uluslararası pazar, tüm pazarlar gibi, bir görünmeyen elin değil; giderek görünen, IMF, Dünya Bankası gibi uluslararası odaklarda somutlaşan uluslararası boyutlu tekellerin egemenliği altındadır. Yeryüzünde bir “dev şirketler ve cüce devletler” dönemi başlamış bulunuyor.[4] Sayıları beşyüze varan çok uluslu şirket, dünya ticaretinin %70’ini elinde tutmaktadır. Küreselleşmeye koşut olarak etkinlik alanları genişleyen uluslarüstü iktisadi güç odakları, tek kutuplulaşan dünyada rakipsiz kalan süper gücün ve onun başında yer aldığı G7 halkasının siyasal üstünlüklerinin ve iktidarlarının asıl dayanağını oluşturmakta ve bu iktidarın hizmet ettiği temel çıkarı temsil etmektedirler. Bugüne dek açıklanmış olan görüşler içinde, günümüzde giderek belirginleşmekte olan küreselleşme gerçeğinin gerçek yüzünü ortaya koyan bir örneğe, ünlü İngiliz yazarı Bernard Shaw’un yazdıkları içinde rastlamaktayız. Bernard Shaw, Fabian Cemiyeti’nin bir üyesi olarak bu yüzyılın başında yayınladığı Fabiancılık ve İmparatorluk isimli kitapçığında bugünün küreselleşme olgusuna şaşılacak ölçüde benzeyen ve dolaylı bir sonuç olarak bu olgunun gerçek yüzünü teşhir eden görüşler ortaya koymuştur. Shaw’a göre, “bir ulusun kendi topraklarında, dünyanın geri kalan kısmının çıkarlarını nazara almaksızın dilediğini yapma hakkına sahip olması fikri, artık geçerliliğini yitirmiştir”. Çünkü Shaw, dünyanın, insanlığın ortak malı olarak görülmesi ve dünya kaynaklarının etkin bir biçimde kullanımının, tüm diğer “dar ulusal çıkarlara” göre öncelik taşıması görüşündeydi. Dolayısıyla, ideal çözüm bir Dünya Federasyonunun kurulması olabilirdi. Ancak bu gelişimin çok uzağında bulunulduğunu kabul eden Shaw, “mevcutlar içindeki en sorumlu İmparatorluk Federasyonunun(Imperial Federation) onun yerini alması”nı savunmaktaydı.[5] Bu çok samimi anlatım çerçevesinde savunulan, elbette ki emperyalizmin egemenliği altında tam bağımsızlık ilkesinin silinip gitmesinden, bir başka deyişle, çok sayıda bağımsız ve demokratik rejimler yerine tek ve evrensel bir imparatorluk rejiminin kurulmasından başka bir şey değildir. Günümüzde, küreselleştiği söylenen dünyayı bekleyenin de bundan ibaret olduğu her gün biraz daha iyi anlaşılıyor. Bu yöndeki gözlemler ve teşhisler giderek yaygınlaşmaktadır. Amerikan asıllı iktisatçı Susan George, bir “Dünya Bankası İmparatorluğu”ndan söz eder olmuştur.[6] Öte yandan, Kanada’lı profesör Chossudovsky, bir “küresel totalitarizm” çağının başlamakta olduğuna işaret etmektedir.[7] Fransız düşünür Alain Minc ise, yeni bir Orta Çağ’a dönüşten söz etmektedir.[8] Küreselleşmenin yeni bir tür imparatorluk demek olduğuna dair görüşler, yalnızca bu oluşuma eleştirel bir gözle bakanlar tarafından ileri sürülmüyor. Küreselleşmenin yandaşları arasında da kurulmakta olan küresel yapılanmanın düpedüz bir imparatorluk olduğuna dair görüşler eksik değil. Amerikadaki ünlü ve etkin kuruluşlardan biri olan, Carnegie Endowment vakfının kıdemli araştırmacılarından Robert Kagan’ın da yeni bir imparatorluğun kurulmakta olduğundan kuşkusu yok. Ancak, ona göre, tepesinde Amerika’nın yer aldığı bu yapılanma bir “alicenap imparatorluk”tur ve “aslına bakarsanız Amerika’nın alicenap hegemonyası dünya nüfusunun büyük çoğunluğunun çıkarınadır”. Bu şekilde biçimlenen yeni dünya düzeninde, demokrasi tamamen gündem dışına itilmiştir ve sorun, hangi imparatorluğun daha iyi olacağı tartışmasına indirgenmiş bulunmaktadır. Kagan, hangi imparatorluğun daha iyi olduğunu şöyle açıklamaktadır: “ABD’nin hataları ne olursa olsun başka bir güç onun yerini aldığı takdirde dünya yeni durumu daha sevimsiz bulacaktır. Amerika zaman zaman küstah ya da bencil olabilir, gücünü kullanmada aç gözlülüğe kaçabilir. Ancak, kusura bakılmasın ama kiminle karşılaştırıldığında? Amerika’nın gücü Fransa’da olsaydı Fransızlar’ın daha az zorba , bencil ve hata yapmaya az meyilli olduklarına inanan çıkar mı? (…) Eğer dünyada tek bir süper güç kalacaksa bu gücün ABD olması herkesin yararınadır.” [9] Amerika’nın ulusal güvenlik danışmanlarından ve yakın tarihinin önde gelen isimlerinden Brzezinski de, 1997 tarihli kitabında, bugünün dünyasını benzer çizgilerle tanımlamaktadır. Ona göre, “rakibinin çöküşü, Amerika Birleşik Devletleri’ni eşsiz bir konuma soktu. Birbiri ardına hem ilk hem de tek küresel güç haline geldi. Amerika’nın küresel üstünlüğü bazı bakımlardan, daha sınırlı bölgesel etkinlik alanlarına rağmen eski imparatorlukları andırmaktadır. Bu imparatorluklar güçlerini vasallar, tâbiler, protektoralar ve sömürgeler hiyerarşisine dayandırmışlardı; bunların dışında kalanlara da genellikle barbar gözüyle bakılırdı.”[10]
Küreselleşmenin Demokrasiyle Çelişen Sonuçları Karşısında Kemalizm
Görülüyor ki, yalnızca ulusal devlet olgusunun son bulduğu bir dönem başlatılmış olmamakta; aynı zamanda, demokrasi de sözde kalmaya mahkum edilmektedir. Amerikan hegemonyası olarak tanımlanan, gerçekte, uluslararası sermeyenin küresel egemenliğidir. Amerikan halkı da, Amerika da sayıları giderek artan yoksulluk sınırının altındaki nüfus da bu imparatorluğun tebaasıdır. Dolayısıyla, Kemalizm’in “egemenlik kayıtsız şartsız ulusundur” ilkesine karşılık, “egemenlik kayıtsız şartsız uluslararası sermayenindir” ilkesi egemen kılınmaktadır. Bugünün dünyasındaki Küreselleşmenin, Kemalizm ile derin çelişkisi de öncelikle bu noktada kendisini göstermektedir. Demokrasinin tarihe gömülmesi yolundaki bu gidişin, başka pek çok şey ile birlikte Kemalizm ile çelişmesi ve Kemalizm’i kendisi için bir ayak bağı gibi görmesi doğaldır ve kaçınılmazdır. Çünkü Kemalizm, tarihsel olarak demokratikleşme ile eş yönlü ve hatta özdeş bir akımdır. Atatürk döneminin ne kadar demokratik olduğu konusunda bir yargıya varabilmek için, bu dönemi örnek olarak kabul ettiğimiz veya zihnimizde canlandırdığımız ideal bir modelle karşılaştırmamız elbette ki yanlış olur. Herhangi bir rejimin veya hareketin demokrasi açısından taşıdığı anlam ve önem, öncelikle, içinde yer aldığı topluma demokratikleşme doğrultusunda sağladığı kazanımlarla ölçülebilir. Konuya bu açıdan bakılınca, her şeyden önce şu çok açık ve sade tarihsel gerçeğin anımsanmasında yarar vardır: Bağımsızlık olmadan demokrasi olmaz. “Ekonomik sömürüye yönelmiş büyük devlet, sömüreceği vesayet altındaki devlette demokrasiye razı olmaz.”[11] Atatürk, egemenliğin saldırgan devletlerin ve onların kuklası durumuna düşmüş olan padişahın elinden alınarak milletin eline geçmesini mümkün kılan bir kurtuluş hareketine önderlik etmekle, demokrasinin kurulması için gerekli ve vazgeçilmez olan temellerin atılmasını sağlamıştır. Kemalizm’in demokrasi açısından ülkeye ne kazandırdığını gerçekçi bir biçimde değerlendirebilmek için, ülkeyi nereden alıp nereye getirdiğini önyargılardan arınmış olarak görmek gerekir. Şu çok açık gerçeğin bilinmesi gerekir ki Kemalizm, ülkeyi saltanattan alıp, “çok partili” düzene getirmiş olan rejimin adıdır. Bunu söyleyince kimilerinin, “uluslararası konjonktürün zorlamalarının kaçınılmaz sonuçlarını Kemalizm’le açıklamayalım” diyeceklerini biliyorum. O zaman sormak gerekir, bu uluslararası zorlamalar, niçin İran için, Suudi Arabistan için geçerli olmamıştır da bu bölgede yalnızca ülkemizde hükmünü icra edebilmiştir. Atatürk’ün ifade ettiği boyutlarda bir çok partililik, bugün dahi sağlanabilmiş değildir. Atatürk’e göre, kapitalist toplumda, sınıf temelinde bir siyasal örgütlenmenin gerçekleşmesi ve her sınıfın kendi siyasal partisini kurması “pek tabiidir”. O, bu konudaki düşüncelerini, 7 Aralık 1923’te Balıkesir’de Paşa Camisi’nin minberin yaptığı ünlü konuşmasında şöyle açıklamıştır: “Şunu arzedeyim ki, başka ülkelerde partiler mutlaka iktisadi maksatlar üzerine kurulmuş ve kurulmaktadır. Çünkü o ülkelerde çeşitli sınıflar vardır. Bir sınıfın çıkarını korumak için kurulan bir partiye karşılık, diğer bir sınıfın çıkarını korumak maksadıyla bir parti kurulur. Bu pek tabiidir.”[12] Bir rejimin demokratikliğinin ölçüsü, çağının diğer ülkelerindeki rejimlerle karşılaştırılarak da ortaya konulabilir. Bu çerçevede yapılacak bir karşılaştırma, Atatürk döneminde ülkemizde yürürlükte olan rejimin demokratiklik düzeyinin, aynı dönemde, değil Ortadoğu veya Arap ülkelerinde, Avrupa ülkelerinde görülenler de daha ileri olduğu sonucunu ortaya çıkarır. Batıda o dönemde, İtalya’da faşizm egemendir. Almanya’da nazizm tırmanışa geçmiştir. Fransa, hızla nazi egemenlği altına girmiştir. Doğu Avrupa’da da durum farklı değildir. Batıda diktatörlüğe kaymış olan ülkelerin hepsinde, Türkiye’de Atatürk döneminde görülen durumdan farklı olarak, ırkçılığın, azgın bir Yahudi düşmanlığının ve azgın bir sol düşmanlığının kol gezdiği bilinmektedir. Kuşkusuz, Batıda yukarıda değinilen ülkelerin dışında İngiltere ve ABD gibi ülkeler de bulunmaktadır. Bu ülkelerle yapılacak bir karşılaştırma da Atatürk dönemi Türkiye’si açısından olumsuz bir yargıya varmamız sonucunu doğurmaz. Yeter ki bu ülkelerin demokratiklik düzeyi değerlendirilirken, egemenlikleri altında bulunan tüm toprakların ve tüm insanların durumu nazara alınarak yargıya varmak gerektiği unutulmasın. İngiltere, yalnızca adadan ibaret değildir ve Büyük Britanya olarak ele alınması gerekir. İngiltere “köpekler ve Çinliler giremez” türünden levhalarla donattığı Çin’de, Hindistan’da ve tüm sömürgelerinde yaptıklarıyla birlikte düşünüldüğünde; keza, ABD, günümüze dek ülkesindeki zencilere karşı uyguladığı politikayla… birlikte değerlendirilince; Kemalist dönemin demokrasi ve insan hakları sicilinin göreli olarak bir hayli düzgün olduğu sonucuna varmamak mümkün değildir. Atatürk döneminin demokratiklik düzeyi irdelenirken, demokratik katılımın ne ölçüde sağlanmış olduğuna da bakmamız gerekecektir. Bu konudaki tespitler ortaya konulurken, 1924’te seçmen yaşının 18’e indirilmesi ve 1934’te kadınlara seçme ve seçilme hakkının tanınması öncelikle akla gelir. Gerçekten de henüz ortada belirmiş bir talebin bulunmadığı bir dönemde gençlerin ve kadınların siyasal katılım hakkının tanınmasına böylesine özen gösterilmiş olması son derece anlamlıdır. Ayrıca, unutmamamız gerekir ki demokratiklik açısından örnek sayılan pek çok ülkede bile kadınların siyasal haklarını elde etmeleri, çok daha sonraki dönemlerde ve çetin mücadeleler pahasına mümkün olabilmiştir. Siyasal katılımın sağlanması açısından çok büyük önem taşıyan, fakat nedense, üzerinde yeterince durulmayan çok önemli bir gelişme de seçme-seçilme hakkına sınıfsal statüyü belirleyen bazı ölçütlere göre konulmuş olan sınırların kaldırılmasıdır. 1876 Tarihli 1. Meşrutiyet Anayasasında yer alan ve 1908’de başlayan 2. Meşrutiyet döneminde de yürürlükte kalan bir hükme göre, “hini intihapta [seçim zamanında] bir kimsenin hizmetkârlığında bulunan”lara milletvekili seçilme hakkı tanınmamıştı. Böylece işçilerin milletvekili olmaları yasaklanmış oluyordu. Ayrıca, 28 Ekim 1876′da çıkarılan Talimat-ı Muvakkate, seçilme hakkını “az çok emlak sahibi olma koşulu” ile sınırlandırmıştı ve milletvekillerini seçecek olan ikinci seçmenlerin “merkezi vilayet, liva ve kazaların idare meclisi üyeleri”nden oluşmasını öngörmekteydi. Sözü edilen idare meclisi üyelerinin seçimi ise, İller Kanununa göre, önce yılda en az 50 kuruş vergi ödemek ve daha sonra da miktarı belirtilmeksizin vergi yükümlüsü olmak koşuluna bağlanmıştı. Keza, 1908′de yürürlüğe giren İntihab-ı Mebusan Kanununa göre de seçmen olabilmek için “Devlete az çok vergi ödemek” gerekmekteydi. Tüm bu sınırlamalar, Cumhuriyetle birlikte yürürlükten kalktı. 1921 ve 1924 Anayasaları, seçme ve seçilme hakkını tüm yurttaşlara tanıdı. İntihab-ı Mebusan Kanunu, 1934’e kadar yürürlükte kalmasına karşın, seçmen olabilmek için “Devlete az çok vergi ödemek” koşulunu öngören hükmü, 3 Nisan 1923’te kaldırıldı.[13]Başka ülkelerde herkese seçme ve seçilme hakkını sağlamaya yönelik hareketlere ve bu hakkın tanındığı tarihlere, çok büyük tarihsel önem verilmiştir. Örneğin, İngiltere’de bu misyonu görmüş olan Çartist hareketin, yalnızca İngiltere tarihinde değil, dünya tarihinde çok müstesna bir yeri vardır. Fransa’da genel oy hakkını ilk defa tanıyan 1848 Anayasası, çok derin bir devrim hareketinin sonucunda yürürlüğe girmiştir ve dünya tarihinin önemli dönüm noktalarından biri olarak anılır. Emperyalizmin boyunduruğundan yeni kurtulmuş bir ülkede, seçme seçilme hakkının tüm yurttaşlara tanınması bakımından da tüm mazlum milletlere örnek ve öncülük etmiş olan Kemalist devrimin bu yönünün çoğu yerde ihmal edilmiş olması; bu devrimi, zora dayanan ve zora dayalı bir rejim kurmayı amaçlayan bir hareket olarak gösterme çabalarıyla uyuşan sonuçlar vermiştir. Atatürk döneminde siyasal katılımın yaygın bir biçimde gerçekleştirilmesi yönünde gösterilen kararlılığın daha pek çok örnekleri vardır. Bu çerçevede, halkevlerinin ve köy enstitülerinin işlevlerinin yalnızca kültür ve eğitim alanıyla sınırlı kalmayıp, demokrasiye içerik kazandırmak ve demokratikleşmeye katkı sağlamak bakımından da büyük önem taşıdığına işaret etmek gerekir.Kemalist devrim, padişahın kulu olmaya koşullandırılmış bir ümmetten, eşit ve özgür yurttaşlardan oluşan bir ulus doğması yönünde çok büyük bir azim ve kararlılık göstermiştir. Bunun içindir ki Atatürk, öğretmenlere şöyle seslenmekteydi: “Biz sizden düşüncesi özgür, vicdanı özgür, anlayışı özgür kuşaklar istiyoruz.” Atatürk, kendi döneminde kurulmasına ön ayak olduğu pek çok önemli kurumun, devlete bağımlı, tepeden inme emirlerle yönetilen bürokratik kuruluşlar olarak değil; katılıma açık, özerk bir yapılanma içinde kurulmasına özen göstermiştir. Anadolu Ajansı, Telgraf Telefon Anonim Şirketi, Türk Dil Kurumu, Türk Tarih Kurumu bunlar arasında sıralanabilir. Atatürk, ekonomik alanda da katılımdan yana olduğunu göstermiştir. Bu konuda kooperatifçiliğe büyük önem vermekteydi. Yaşadığı dönemde kurulan bazı kooperatiflerin bir numaralı üyesi olmak suretiyle öncü ve örnek olmak istemiştir.[14] Atatürk döneminde gözlemlenen bu genel durum, basın yayın hayatında da yansımalarını göstermiştir. “Kurtuluştan hemen sonra basının az çok özgür olduğu söylenebilir.” Daha sonraki dönemlerde de bir takım kısıtlamalara ve sınırlamalara rağmen, “basın hayatının hayli canlı olduğu söylenebilir”.[15] Kemalizm’in kendi dışındaki sola tanıdığı düşünce, ifade ve basın özgürlüğünün sınırlarının da göreli olarak belirgin bir biçimde geniş olduğunu ayrıca gözlemleyebilmekteyiz. Kimileri, Halk Fırkasının altı oku içinde demokrasi ilkesine yer verilmemiş olmasını, Atatürk’ün demokrat olmayışının kanıtlarından biri olarak ileri sürerler. Oysa, Atatürk’ün bizzat kaleme alarak Afet İnan’ın imzasıyla yayınlattığı “Medeni Bilgiler” kitabında, “halkçılık” ilkesinin, “demokrasi prensibi”nin eşanlamlısı olarak kullandığı anlaşılmaktadır. “Bu prensibe nazaran, irade ve hâkimiyet milletin umumuna aittir ve ait olmalıdır. Demokrasi prensibi, hâkimiyeti milliye şekline inkılâp etmiştir.”[16] Kemalizm’in yüzünün hiç bir tereddüde yer bırakmayacak ölçüde demokrasiye dönük olduğunda kuşku yoktur. Bu nedenledir ki Mustafa Kemal, bizzat kendisinin Halife olması doğrultusundaki önerileri elinin tersi ile geri çevirmiştir. Bu nedenledir ki Mustafa Kemal, yaşamının son dönemlerinde Recep Peker tarafından hazırlanan, rejimin faşist modele göre yeniden yapılanması doğrultusundaki program önerisini son derece şiddetli bir tepki göstererek reddetmiştir. Üstelik, Peker’in bu önerisi, İsmet Paşa tarafından da okunmadan imzalanmış olmasına rağmen… Bu olay karşısında söyledikleri düşündürücüdür: “Görülüyor ki varmak istediğimiz hedef, henüz en yakın arkadaşlar tarafından bile, zerre kadar anlaşılmış değildir… biz öyle bir idare, öyle bir rejim istiyoruz ki ; bu memlekette bir gün -eğer dünyada hükümdarlık aleyhinde gittikçe artan kuvvetli cereyan muvacehesinde kalanlar varsa- Padişahlığa taraftar olanlar dahi fırka kurabilsinler…”[17] Aradan geçen zaman, Atatürk’ü anlamayanların, daha doğrusu anlamamakta ısrar edenlerin sayılarının azalmadığını, hatta artmakta olduğunu gösteriyor. Bugün, “Kemalist teokratizm”, “Kemalist faşizm” gibi anlaşılmaz yakıştırmalarla ortaya çıkanları hoşnut etmek için Atatürk’ün ne yapmış olması gerektiğini kestirmek kolay değil. Acaba Atatürk’ün, demokrasi arayışı içinde olduğunu bu baylara kanıtlayabilmesi için, Kurtuluş Savaşını başlatmadan önce İngiliz işgal kuvvetleri komutanının gözetimi altında bir referandum düzenlemesi mi gerekirdi ! Kemalizm, tüm propagandaların aksine, bağımsızlıkçı, antiemperyalist özü dolayısıyla yalnızca Türkiye’de değil, tüm mazlum uluslar açısından demokratikleşme çabalarının en temel dayanaklarından biridir. Atatürk, çeşitli yazılarında ve konuşmalarında yansıyan bu doğrultudaki görüşlerini 13 Eylül 1920 günü Meclis’e sunduğu ve tartışmalarda “Halkçılık Bildirisi” olarak anılan “Teşkilatı Esasiye Kanunu Lâyihası”nın ikinci maddesinde şöyle özetlemiştir: “Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti, hayat ve istiklalini kurtarmayı tek ülkü ve amaç bildiği halkı, emperyalizm ve kapitalizm egemenliğinden ve zulmünden kurtararak, yönetim ve egemenliğin gerçek sahibi kılmakla amacına varacağı kanısındadır.”[18] Küreselleşme yanlılarının ulusal devleti bir “dinozor” olarak ilan etme ve tarihin karanlığına gömme çabalarının ciddiyeti de asıl burada kendisini göstermektedir. Çünkü, ulusal devletin yıkılması, eğer sağlanabilirse, aynı zamanda demokrasiye indirilmiş bir darbe olacaktır. Bugün için yeterince demokratik olmayan ulusal devleti daha da demokratikleştirmenin yolları bulunabilir. Oysa, ulusal devletin yerine kurulmak istenen uluslararası sermayenin egemenliğine dayalı bir tür imparatorluk rejimi ile demokrasinin bağdaştırılması mümkün değildir. Çünkü, uluslar üstü denilen iktidar odaklarının, uluslararası sermayenin çıkarlarının ifadesi olan öncelikleri ile halkın özlemlerinin gerçekleşmesine ortam sağlama potansiyelini taşıyan demokrasi arasında aşılmaz bir çelişki vardır. Bu nedenledir ki demokrasiye yönelik saldırıların bir parçası olarak, Kemalizm’in somut kazanımlarının en önemlilerinden birisi olan ulusal devleti yıkma niyetleri de gündemdedir. Ümmet esasına dayalı devlet kurma veya ırkçı temele dayalı bölünmeler yaratma hevesleri, ulusal devleti yıkarak uluslararası sermayenin boyunduruğunu güçlendirme doğrultusundaki planlarla mükemmelen örtüşmektedir. Ümmet esasına dayalı devlet demek, Suudi Arabistan gibi olmak demektir. Türkiye Cumhuriyeti’nin yerine ırkçı temele dayalı devletçiklerin kurulması ise, en iyi olasılıkla, yöresel feodal unsurların dizginlerinden büsbütün kurtulmaları demektir. Her iki durumun da bölgenin petrolleri üzerinde çıkarları bulunan küresel güçler açısından bulunmaz ittifaklar ve fırsatlar sunacağında kuşku yoktur. Küreselleşmenin Getirdiği Ekonomik ve Sosyal Modelin Kemalizm ile Çelişkisi Küreselleşme ve Kemalizm arasındaki bir diğer çelişki de nasıl bir ekonomik ve sosyal modelin benimsenmesi gerektiği konusunda kendisini göstermektedir. Batılı sanayileşmiş ülkeler, içine düştükleri bunalımı aşmak ve emekçi kitlelerden yükselen talepleri savuşturmak amacıyla 2. Dünya Savaşı sonrası dönemde sosyal devlet kurumlarını hayata geçirmişler ve bundan bekledikleri yararları önemli ölçüde sağlamışlardır. Kuşkusuz, Batılı egemenlerin sosyal devletin hayata geçmesi yolunda tavizler vermelerinde komünizmin emekçi kitlelere yönelik vaatlerinin cazibesinden duyulan kaygı da önemli bir rol oynamıştır. Sosyal devletin doğuşu, liberal görüşe duyulan güvenin temellerinin sarsılması sonucunda mümkün olabilmiştir. Liberal görüşe karşı, iktisadi doktrinler yelpazesinin çok değişik dilimlerinden 19. yüzyıl boyunca da çok önemli eleştiriler yöneltilmiş; ancak, bunların etkileri vakitsiz öten horoz örneğine benzer sonuçlara varmıştı. Liberal düşünceye karşı eleştirilerin ciddiye alınmaları ve etkili olabilmeleri için pek çok bunalımın ardından 2. Dünya Savaşı felaketinin de yaşanması gerekmiştir. Sonuçta, vakitli öten horoz rolü İngiliz iktisatçısı Keynes’e düşmüştür. Keynesçi kuram, sosyal devlete yeşil ışık yakacak biçimde yorumlanmış ve bu yönde belirleyici etkiler doğurmuştur. Bu arada, Keynes öncesi Keynesçileri de unutmamak gerekir. Amerikan devlet adamı Roosevelt bunlardan biridir ve uyguladığı New Deal politikası ile Keynesçi kurama uygun, devletin müdahaleci ve düzenleyici rolüne ağırlık veren bir iktisat politikası sergilemiştir. Atatürk’ün ekonomik ve sosyal politikasını, sanayileşme öncesi bir toplumda uygulama alanı kazanmış olması dolayısıyla, sanayileşmiş ülkelerde ortaya çıkmış olan sosyalist akımlarla tıpatıp benzerlik içinde görmek olanağı yoktur. Ancak, şurası tartışılmaz bir gerçektir ki Atatürk, 19. Yüzyıl liberalizminin Avrupa’yı ne denli felaketlere sürüklediğini çok iyi görmüş; bu nedenle, izlenmesine öncülük ettiği yolun liberalizmden farklı olduğunun altını ısrarla çizmiştir. Bu nedenledir ki konuşmalarında, “bizi yutmak isteyen kapitalizme ve bizi mahvetmek isteyen emperyalizme” karşıt bir doğrultuya işaret ederek “emeğiyle geçinen zavallı bir halk” olmanın gerektirdiği bir yapılanmayı hedeflediğini ortaya koymuştur. Hepsinden önemlisi, altı ok halinde belirlediği hedefler arasına halkçılık, devletçilik ve devrimcilik ilkelerini koymak suretiyle, ekonomik ve sosyal felsefesinin özünü hiç bir tereddüde yer bırakmayacak bir biçimde özetlemiştir. Böylelikle belirlediği yol, liberalizm ile taban tabana zıttır ve devlet müdahaleciliğinin ve düzenleyiciliğinin önemini Keynes’ten çok önce kavrayıp, hayata geçirmek suretiyle ileri görüşlülüğünü bu alanda da kanıtlamıştır. Evrensel düzeyde Keynesçiliği tahtından indirmiş; “devleti küçültmek” doğrultusunda çığlıklar atarak kamu girişimciliğine ve sosyal devlete karşı bir savaş başlatmış bulunan küreselleşmeciler, bu konuda da karşılarında Kemalizm’i buluyorlar. Küreselleşmenin kaçınılmaz uzantısını oluşturan özelleştirme çabalarından tutunuz, parasız eğitime karşı sürdürülen kampanyalara kadar, küreselleşmenin ayrılmaz sonuçlarını oluşturan her ters adım, ister istemez Kemalizm’in kazanımlarını tahribe yönelmiş oluyor; dolayısıyla, temelinde Kemalizm ruhunun yattığı engellere çarpması kaçınılmaz oluyor. Böylece, küreselleşmenin demokrasinin yanı sıra sosyal devleti de hedefleyen saldırıları, Kemalizm ile ve onun ayrılmaz bütünleyicisi olan Türkiye Cumhuriyeti ile zorunlu bir hesaplaşmayı gündeme getiren ayrı bir unsur oluşturuyor.
Küreselleşme, Uluslararası Sömürü ve Kemalizm
Unutmamak gerekir ki Kemalizm’in, tarihsel olarak, bir diğer önemli özelliği de sömürgeciliğin çözülmesi sürecine öncülük etmiş bir hareket olması gerçeğinden kaynaklanmaktadır. Bu yüzdendir ki küreselleşme, ayrıca, uluslararası sömürüye kazandırdığı olağanüstü boyut ve ivme dolayısıyla da Kemalizm ile derinden çelişen sonuçlar doğurmaktadır. Günümüz dünyası ile ilgili belli başlı veriler, esasen çok bozuk olan uluslararası gelir adaletsizliğinin, küreselleşme süreci ile birlikte hızla derinleşmekte olduğunu ortaya koymaktadır. Bir başka deyişle, sömürgecilik yeniden kalkışa geçmiştir. Oysa, dünyanın bugün içine düştüğü bunalımdan kurtulabilmesinin gerçek çözümü, sosyal adalete evrensel bir boyut kazandırmaksızın mümkün görünmüyor. Batı, bugüne dek yalnızca ve her ne pahasına olursa olsun kendisini kurtarmak istediği için, bir türlü kurtulamamaktadır. Yoksulluk, adaletsizlik içinde kıvranan ve sömürüye araçlık eden baskıcı rejimler altında inleyen insanların çoğunlukta olduğu bir dünyada, sosyal refah adacıklarını yaşatmanın bir sınırı olduğu görülmüştür. Sanki İncil’de denildiği gibi “canını koruyanın canını kaybedeceği” bir kere daha kanıtlanmaktadır. Willy Brandt bu gerçeği, şu cümlelerle ortaya koymuştu: “…zengin ve yoksul ülkeler arasındaki mesafeyi küçültmek, fırsat eşitliğine adım adım yaklaşmak, bizatihi önem taşıyan sosyal adaleti gerçekleştirme mücadelesinden ibaret olmayan bir meseledir. Bu, aynı zamanda, yalnızca yoksul ve çok yoksul uluslar açısından değil, varlıklılar için de bir öz çıkar sorunudur.”[19] 2. Dünya Savaşı sonrasında temelleri atılmış olan Bretton Woods kurumlarından beklenen, dünyanın yoksul ülkelerinin ihtiyaç duyduğu doğrultuda bir sermaye transferinin sağlanmasına hizmet etmeleriydi. Ne var ki ekonomik gücü elinde bulunduranların istekleri doğrultusunda bu kurumların işlevlerinin tamamen tersine çevrildiği görülmüştür.Bugün yeryüzünde daha önceki sömürge dönemlerinin hepsini geride bırakacak ölçüde Güney’den Kuzey’e doğru bir kaynak akımı başlatılmıştır.[20] “Böylece 1982-1990 yılları arasında sekiz yılda, yoksullardan zenginlere doğru, yalnızca borç servisleri yoluyla, 2. Dünya Savaşı sonrası dönemde Amerika’nın Avrupa’ya yaptığı Marshall yardımlarının sekiz katı tutarında bir gelir transfer edilmiştir”. Yoksul borçlu ülkelerdeki ortalama yurttaş, alacaklı bir OECD ülkesindeki ortalama yurttaştan 55 defa daha yoksul olduğundan [IMF gibi uluslararası kuruluşlar aracılığıyla sağlanan bu süreç] taştan kan çıkarmaya benzemekte”.[21] Birleşmiş Milletler tarafından ortaya konulan, 1992 yılına ait veriler, dünya nüfusunun en zengin %20’sini oluşturan kesimin, dünya gelirinin %82,7’sini aldığını; buna karşılık, en yoksul %20’sini oluşturan kesimin ise %1,4’ünü aldığını göstermektedir.[22] Küreselleşme olgusu uluslararası gelir dağılımındaki adaletsizliği büsbütün derinleştirmiştir. “1965’te G7 ülkelerinde kişi başına düşen gelir miktarı, dünyanın en yoksul 7 ülkesinin 20 katıydı. 1995’te ise G7 ülkelerinde kişi başına düşen gelir 39 katına yükselmiştir. Bazı gelişmekte olan ülkeler sanayileşmiş ülkelerden daha hızlı büyümektedir, fakat yine de bu büyüme oranı kişi başına düşen gelir oranını kapatacak kadar hızlı değildir. Afrika’da son 30 yıldır bu fark gittikçe artmıştır. Ortalama kişi başına gelir sanayileşmiş ülkelere göre %7’dir. Latin Amerika’da değişim birden bire olmuştur; 1970’lerin sonunda Kuzeydeki düzeye göre ortalama kişi başına gelir 1/3’ten ¼’e düşmüştür.”[23]1998’de patlak veren Asya Krizi, “Asya Kaplanları” denilen ülkeler grubunda da çok hızlı bir çöküşe neden olmuştur. Konunun çok çarpıcı bir yanı da IMF’nin yapısal uyum programlarının hedefi olan ülkelerin durumunun, diğerlerine kıyasla göreli olarak daha da kötüye gitmiş olmasıdır. “Eylül 1997’de bizzat IMF tarafından, yapısal uyum programlarının etkilerini araştırmak için hazırlanan, uzun ‘düzeltmelerden’ geçtikten sonra yayınlanan bir çalışmanın sonuçları çok öğretici. Kişi başına milli gelir, 1981-1995 yılları arasında yapısal uyum programlarından ‘faydalanan’ ülkelerde yüzde 0,1 düşmüş, faydalanmayan ülkelerde ise artmaya devam etmiş.”[24] “Yine IMF’nin bu kendi araştırmasına göre programlardan “faydalanan” ülkelerin dış borçlarının GSMH’ye oranı, 1980-85 arasında yüzde 82’den yüzde 154’e, 1991-1995 arasında da yüzde 56’dan yüzde 76’ya yükselmiş.” IMF, yapısal uyum programlarının uygulandığı ‘en yoksul’ ülkelere de bakıyor. 1980-1995 arasında dış borçların GSMH’ye oranının yüzde 52’den yüzde 154’e yükseldiğini tespit ediyor.”[25] Demek oluyor ki uyum programlarına tabiiyet ölçüsünde, IMF’ye bağımlılık artmış oluyor. Uluslararası gelir dağılımındaki bu bozukluk, yoksul ülkelerde, beslenme yetersizliğinin neden olduğu hastalıkların ve çocuk ölümlerinin artması gibi göstergelerle eşlenmektedir. Türkiye’de de, Cumhuriyetin en yoksul dönemlerinde bile alt edilmiş olan hastalıkların dirilmesi ve “sokak çocukları” dramının Latin Amerika’yı hatırlatacak ölçülerde baş göstermesi gibi belirtiler, Kemalist devlet anlayışından ayrılıp, küreselleşmenin yörüngesine kaymanın zorunlu kıldığı bir modelin benimsenmesinin bedeli olarak yorumlanabilir.
Küreselleşme, Mikro Milliyetçilik ve Kemalizm
Küreselleşme, bir yandan ulusal devleti tarihin karanlıklarına gömme kararlılığını taşıyan bir oluşum niteliğiyle varlığını duyururken; diğer yandan ve bu durumla eş zamanlı olarak, mikro milliyetçilik denilen akımların hız kazandığına tanık olmaktayız. Bu yolla, ulusal devleti zayıflatmaya ve sonuçta tahribe yönelik bir başka unsur daha elde edilmiş olmaktadır. Etnik temele dayalı ayrılıkçı hareketlerin tahriki ve himayesi, bu yöndeki eğilimlerin en etkili ve en çok görülen tezahürü olarak karşımıza çıkmaktadır. Kısa bir süre önce Kuzey Irak’tan ve ülkemizin güneydoğusundan yola çıkan yoksullar, kafileler halinde gemilere binerek iş bulmak umuduyla İtalya sahillerinden Avrupa’ya giriş yapmak istemişlerdi. Onlar, küreselleşmenin kendileri bakamından da olanaklar sunacağını sanmışlardı. Kadın, çocuk, hasta demeden gerisin geri denize döndürüldüklerinde acı gerçeği tatmış oldular. Küreselleşme sermaye içindi. Sermaye, ışık hızıyla yeryüzünde kol gezmek olanağına sahip olmuştu; ama, emek için serbest dolaşım hakkı yoktu. Berlin duvarı yıkılmıştı; ne var ki Avrupa kalesinin etrafındaki surlar eskisinden daha muhkem hale getirilmişti. Buna karşılık, aynı İtalya, parlamentosunun salonlarını terörist örgüt temsilcilerine tahsis etmekte bir sakınca görmemiştir. Kuşkusuz, terörist örgüte kanat geren; gizli açık desteklerini esirgemeyen tek ülke İtalya değildir. Tek kutuplulaşan dünyanın hiyerarşik düzeninde, kendine düşenleri sadakatle yerine getiren Rusya da Suriye’den kaçan terörist örgüt başkanına kapılarını açmıştır. Bir süre önce, ülkemizde mevcut ayrılıkçılık sorununa çözüm bulmak gerekçesiyle, TESEV (Türkiye Ekonomik Sosyal Etüdler Vakfı) bir girişim başlatmıştı. TESEV, “Kürt Sorunu” olarak tanımladıkları soruna çözüm bulmak amacıyla, İsrail-Filistin barışının sağlanmasında rol oynamış iki Amerikalı uzmanı da davet ettiğini açıklamıştı.[26] Keza, aynı tarihlerde İstanbul Belediye Başkanı Tayyip Erdoğan’ın davetlisi olarak Türkiye’ye gelen, 68 Paris’inde anarşist kanadın lideri olan, şimdi Avrupa parlamentosu üyesi sıfatını taşıyan Daniel Cohn Bendit de benzer açıklamalarda bulunmuştu. Gene yakın tarihlerde Almanya’daki yurttaşlarımızın katıldığı bazı toplantılarda konuştum. Bu toplantılarda bazı kişiler, ellerine verilmiş bir kağıttan okuyarak sanki aralarında anlaşmışçasına bana şu soruyu sordular: “Yaser Arafat’a da yakın zamana kadar terörist deniyordu. Şimdi aynı masaya oturuldu. Abdullah Öcalan ile de aynı masaya niçin oturulmasın; Türkiye’de de siyasi çözüme niçin gidilmesin?” Onlara verdiğim yanıt şu oldu: İsrail-Filistin sorunu ile Türkiye’de etnik olarak tanımlanan sorun arasında paralellik kurabilmek için insan, eğer kötü niyetli değilse, çok cahil olması gerekir. Türkiye’de her türlü etnik kökenden yurttaşlara açık olan işler, İsrail’de Filistinlilere kapalıdır. İsrail’de bir Filistinli cumhurbaşkanı olabilir mi, Meclis Başkanı veya bakan olabilir mi? İsrail’de bir Filistinli Odalar Birliği Başkanı olabilir mi? Yargıç olabilir mi? General olabilir mi?… Hepsinden geçtik, işçi olabilir mi? İşçi olursa eşit işe eşit ücret alabilir mi? Kimileri, bütün bu gerçekleri göz ardı ederek, İsrail-Filistin sorunu ile Türkiye’deki sorun arasında paralellik kurmak suretiyle Misak-ı Milli’ye karşı ciddi bir saldırıya alet olduklarının farkında değillerdir. Gerçekte, İsrail-Filistin sorunu, aralarında derin düşmanlıklar bulunan iki ulusu bir arada yaşatma sorunudur. Türkiye’deki sorun ise asırlardır bir arada yaşamış bir ulusun insanlarını iki düşman kampa ayırma sorunudur. Türkiye’deki sorunun temelinde yatan, bölgeler arası gelir adaletsizliği sorunudur. İtalya örneği de göstermektedir ki etnik veya dinsel ayrılıklar olmasa da, bölgeler arası gelir adaletsizliği olduğu sürece, ayrılıkçı eğilimlerin ortaya çıkması kaçınılmazdır. Keza Yugoslavya örneği ortaya koymaktadır ki değişik etnik topluluklar açısından kültürel hakların tanınmış olması bile, bölgeler arası gelir adaletsizliğinin bölünme yolunda tahrikini ve istismarını önlemeye yetmemektedir. Hırvat iktisatçısı Branko Horvat, Yugoslavya’nın parçalanmasına yol açan nedenlerin başında, Slovenya ve Hırvatistan gibi zengin yörelerin, yoksul bölgeleri sırtlarından atmaları halinde Avrupa ile birleşme konusunda kavuşacaklarını umdukları olanakların cazibesinin rolüne işaret etmiştir. Dolayısıyla, Türkiye’de mevcut sorunun çözümü bakımından öncelikle yapılması gereken, bölgeler arası gelir dağılımını, bölücülük tahriklerine yer bırakmayacak bir yapıya kavuşturmaktır. Kimi Batılı çevrelerin önyargılarının aksine, Türkiye’de Avrupa’da görüldüğü türde bir etnik ayırımcılık hiç bir zaman olmamıştır. Avrupa’da faşist veya nazist rejimler kurulduklarında, yaptıkları ilk şey, azınlıktaki etnik grubu baskı altına almak, konsantrasyon kamplarında toplayarak yok etmek olmuştur. Oysa, Türkiye’de demokrasinin ve özgürlüklerin en çok kısıntıya uğratıldığı dönemlerde bile böyle bir durum görülmemiştir. 12 Eylül rejimi döneminde çok sayıda kamu görevlisinin ve üniversite öğretim üyesinin görevine, savunmalarına baş vurulmaksızın ve gerekçe gösterilmeksizin son verilmiştir. Bunlar arasında, etnik nedenlerle görevine son verilmiş olan tek kişi yoktur. Değişik etnik kökenden insanlar, 12 Eylül rejiminin kurduğu üniversite düzeninde de etkin ve önemli görevlerini sürdürmüşlerdir.Türkiye’nin durumundaki bu farklılığın, kimi Batılı gözlemcilerin anlamaları zor olan bazı tarihsel nedenleri bulunduğunda kuşku yoktur. 1492’de İspanya’da Katolikler tarafından yakılma tehlikesiyle karşı karşıya gelen Yahudiler, sığınacakları yeri Osmanlı topraklarında bulmuşlardı. Hitler’in zulmünden kaçan Yahudi asıllı bilim adamları da Atatürk zamanındaki üniversitelerde, yalnızca sığınmak değil, özgürce bilimsel faaliyette bulunmak olanağını elde ettiler. Bir sempozyumda birlikte olduğumuz bir konuşmacı, Türkiye’de, basında, şurada, burada, yahudi kökenli yurttaşlarımızın etnik kökenlerinin anımsanmasını eleştirdi. Bir kere daha görülüyor ki Türkiye’nin işi kolay değildir. Bir yandan, bazı etnik kimlikleri tanımamakla itham edilmekte; diğer yandan, bazı etnik kökenlerin anılması eleştiri konusu olmaktadır. Kaldı ki insanların etnik kökenlerinin anılması, Türkiye ile sınırlı bir tutum değildir. Son olarak Prenses Diana olayı dolayısıyla, tüm Batı basınında, Diana ile birlikte ölen (veya öldürülen) gencin babası olan, ünlü Harrod mağazalarının sahibinin adı anılırken “Arap asıllı” olduğunun belirtilmesine özel bir özen gösterildiğini görmüş bulunuyoruz. Kısacası, ırkçılık ve yabancı düşmanlığı konusunda, Türkiye’nin Batıdan öğreneceği daha pek çok şey vardır. Türkiye’nin ırkçılık ve yabancı düşmanlığı konusundaki farkını doğuran unsurlar arasında, geleneksel Anadolu hümanizmasına ek olarak ve ondan etkilenmiş bir unsur olması dolayısıyla Kemalizmin önemli bir yerinin bulunduğunu kabul etmek gerekir.
Sonuç
Cumhuriyetin, 75.yılına eriştiği bir tarihsel aşamada, tüm dünyada etkisini duyuran bir gerçek olarak ortaya çıkmış bulunan küreselleşme olgusuyla derinden çeliştiğini görmüş bulunuyoruz. Bu çelişki, ulusal egemenlik, demokrasi, sosyal devlet ve uluslararası sömürü gibi konularda yoğunlaşmaktadır. Cumhuriyete ve onun temellerinde yatan Kemalizme yönelik saldırıların son yıllarda olağanüstü bir kabarma göstermesini, bu çelişkiden bağımsız olarak açıklığa kavuşturmak olanaksız görünüyor. Cumhuriyete ve Kemalizm’e yönelik saldırılar, hedefleri aynı olmakla birlikte, değişik saflardan kaynaklanıyorlar. Bu saldırıların başında, dinsel görünüme bürünmüş olanlar geliyor. Cumhuriyetin ilk yıllarında, hemen hepsinin arkasında emperyalizmin çirkin yüzünün sırıtmakta olduğu belirlenmiş olan bu tür saldırıların sayısız örnekleri görülmüştür. Atatürk’ün “Söylev”inde anlatılan Sait Molla olayı, Şeyh Sait isyanı vs. … bunlardan ilk ağızda akla gelenleridir. Din sömürüsü olgusu, 2. Dünya Savaşı sonrası yıllarda ve özellikle 50’li yıllarda yeniden baş kaldırmıştır. Bu durum, dış politika açısından tam bağımsızlıkçı çizginin terk edilmesi ve “Küçük Amerika” olma hayalleriyle süslü yeni bir yörüngeye girilmiş olmasıyla yakından ilgilidir. Bu olgunun, 80’li yıllardan bu yana, küreselleşme rüzgarlarını da arkasına alarak olağanüstü bir ivme kazandığını görüyoruz. Kemalizme ve Cumhuriyete yönelik saldırıların bir diğeri de 2. Cumhuriyetçi olarak tanımlanan harekette ifadesini bulmaktadır. Bunların görüşleri, Türkiye’nin demokratikleşmesinin Kemalizm’den kurtulmuş bir Cumhuriyetin kurulmasıyla sağlanabileceği biçiminde özetlenebilir. Gerçekte ise onların yaptıkları, ülkeyi Ortaçağ karanlığına sürüklemek isteyenlerle veya bölücü eğilimlerle, doğrudan veya dolaylı yollarla el ele vermek suretiyle demokrasinin en basit gerekleriyle ilgisi olmayan bir “küresel totalitarizm”in oluşumuna katkı sağlamaktır.Cumhuriyetin daha demokratik ve daha sosyal olması, elbette ki gereklidir. Ancak, bu gerekliliğin yerine getirilmesinde Kemalizm’in vazgeçilmez bir temel oluşturduğunu görmezlikten gelmek, insanın bindiği dalı kesmesinden farksızdır. Ancak, şu da var ki Kemalizm’e ve Cumhuriyete yönelik saldırılar, halkın bu değerlere sahip çıkması konusundaki duyarlılığını artırmak sonucunu da beraberinde getirmektedir. 75. Yılın böylesine içten ve canlı bir ilgiyle kutlanmasının anlamı da budur. Demokratik kazanımların yeni bir tehditle karşı karşıya geldiği ve sömürgeciliğin yeniden hız kazandığı mevcut küreselleşme aşamasında, bu asrın başında mazlum milletlerin kurtuluşu mücadelesini başlatmış olan Türk halkının, ayrı bir sorumluluğu vardır. Elbette ki tarihin çarkını geri döndürmek olanağı yoktur ve küreselleşme görmezlikten gelinemez. Ancak, küreselleşen dünyanın aynı zamanda demokratik olması ve sosyal adalet temelinde biçimlenmesi de reddedilemeyecek bir zorunluluktur. Bunun için, evrensel ölçekli bir demokrasinin oluşumuna ve azgın bir canavar gibi yeryüzünde kol gezen uluslararası sermayeye gem vuracak bir uluslararası demokratik iktidarın yapılanmasına katkı sağlamak da hiç bir ulusun uğruna mücadele etmekten geri kalmaması gereken bir hedef olarak somutlaşmaktadır. Giderek daha yüksek sesle dile getirilen, yoksulların da söz sahibi olacakları bir Güvenlik Konseyinin oluşturulması[27] ve Avrupa parlamentosuna koşut gerçekten demokratik ve etkin bir “Dünya parlamentosu”nun kurulması[28], bu hedef yönünde ulaşılması gereken ilk menziller olarak tüm insanlığı beklemektedir. Kemalizm’in çağdaş yorumundan çıkarılabilecek sonuç da ancak bu yönde olabilir.
Kemalist İktidarın İlerici Nitelikteki Reformlarının Anlamı
Kemalist iktidar ilerici reformlarını kurtuluş savaşı sırasında mücadele eden halk yığınlarının baskısı, anti-emperyalist ve anti-feodal eğiliminin zorlaması ile yapmıştır. Yani kurtuluş savaşının ilerici mirası etkisini bir süre daha göstermiştir. Bu reformların bir kısmı doğrudan eski feodal iktidarın organ ve üstyapı kurumlarına savaşımı içeriyordu. Bunlara örnek olarak; saltanatın kaldırılması (1 Kasım 1922), Cumhuriyet’in ilanı (29 Ekim 1923), Halifeliğin kaldırılması (3 Mart 1924), Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine (Kapatılmasına) ve Türbedarlıklar ile Birtakım Unvanların Men ve İlgasına Dair Kanun (30 Kasım 1925) gösterilebilir. Bir kısmı da kapitalizmin gelişmesi ve dünya kapitalist pazarıyla uyum sağlamak için yapılan ileri reformlardı. Bunlara örnek olarak da, Beynelmilel Saat ve Takvim Hakkındaki Kanunların Kabulü ( 26 Aralık 1925 ) , Ölçüler Kanunu ( 1 Nisan 1931 ), Lakap ve Unvanların Kaldırıldığına Dair Kanun (26 Kasım 1934 ), Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanun ( 3 Aralık 1934 ), Soyadı Kanunu ( 21 Haziran 1934 ) gösterilebilir.
5) İç bağlantılar
- Cumhuriyetçilik
- Laiklik
- Milliyetçilik
- Devletçilik
- Halkçılık
- Devrimcilik
6) Notlar ve Kaynaklar *
Atatürk’ün Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin V. Dönem 3. Yasama Yılını Açış Konuşmaları * I. Bayar Hükümeti Programı * Paul Dumont (1999). Kemalist İdeolojinin Kökenleri. Jacob M. Landau (Yay. Haz.) (1999). Atatürk ve Türkiye’nin Modernleşmesi, İstanbul: Sarmal, ISBN 975-8304-18-6 (s. 49-72) içinde. s.49-50.
Kaynak: http://tr.wikipedia.org

